yalcinsavuranbio.html
GALERI_2.html
yalcinsavuranyazi.html
yalcinsavuraniletisim.html

Lamelif’ in Sandığı 4

En sevdiği yönetmenlerden biri, okuduğu bir kitapta: “Zaman, sahilde çakıl taşlarıyla oynayan çocuktur” demişti. Kasabada ki açık hava sinemasında bu hafta “Bir Avuç Dolar İçin” filmi oynayacaktı. Geçen hafta Polonyalı bir yönetmenin “Danton” adlı filmini izlemişti Salih. Yerin metrelerce altına inip, madende açlık sınırında çalışan insancıkların içinde bulundukları durumdan çok etkilenmişti. Maden işçilerinin arasına giren bir devrimciyle, bir anarşistin, kurulu düzen karşısında nasıl davrandıklarını; devrimcinin düzeni değiştirmeye, anarşistin ise yeni bir düzen için düzeni kökten yıkmaya nasıl yöneldiklerini; sonunda ise tüm olanlardan sonra, düzenin geride kalanları nasıl sömürmeye devam ettiğini gördü Salih. ‘Bir yerlerde bir yanlışlık var ama nerde?’ diye düşündü. Sinema ve muallim, Salih’in dış dünyaya açılan pencereleriydi.

Sabah her zamanki gibi önce bir miktar su serpti ortalığa, sonra süpürgeyi aldı ve süpürdü. Çay suyunu kaynamaya bıraktı ocakta, demliğe 5 kaşık çay koydu; ustası gelmeden çay demlenmeliydi! Bu yıl nedense çırak gelmemişti hiç dükkana, ustası sen artık kalfa oldun dese de, çırak olmayan yerde kalfa, hem çırak hem kalfadır diye düşündü Salih. Birazdan ustası, berber, zahireci bir araya gelip sabah çayıyla memleketin halini konuşmaya başlarlardı. Akşamdan benzin kovasına yatırdığı motor parçalarını tek tek çıkartıp kurulamaya başladı, tezgahın üstüne dizdi. Bugün motoru toplama günüydü. Motorun yatakları temizlenmiş, pistonları rektifiyeye gönderilmiş, parçaları adeta sıfır gibi olmuştu. Ustası her zaman; ‘şayet bir şeyin tamiri mümkünse önce tamir etmek gerekir, mümkün değilse yenisini almak icap eder. Bir şeyin önce dışına değil, içine bakmak gerekir, çürüme içeriyi sarmışsa dışına ne yapsan fayda etmez.’ derdi. Ama içi temizse, dışı her güzelliği kaldırır. Ülkeler otomobiller gibidirler; seversen, bakımını yaparsan, parçaların her birinin diğer parçalar için hayati öneminin eşit olduğunu bilirsen, uzun ömürlü olurlar, her daim yoldadırlar. Ama debriyajın frenden, gaz pedalının pistondan daha önemli olduğunu düşünmeye başladığında çürümeye ortak olursun. Ülkeler bazen içten içe çürürlerde kendi kokularını duymazlar, en tehlikelisi de budur. Bir gün yolda kalırlar, suçlu avına çıkarlar, çakallarsa ulumaya devam eder. Yakında asfalt gelecekmiş kasabaya, hatta köylere kadar gidecekmiş, otomobiller yağ gibi kayacak diyorlar. Cigaranın külü düşmeden gidecekmişisiz köyden kasabaya, kasabadan şehre.

Salih trenin düdüğünü duydu, haftada iki kez istasyona uğrayan Kars treni’nin sesiydi bu; sonra bir tıslama sesi ve fren. Bu demiryollarını yapan müteahhidin soyadının Demirağ olduğunu okumuştu bir yerlerde. Kominist icadı demişler, demiryolu yatırımlarını durdurmuşlar daha sonraları. Oysa Amerikan kovboy filmlerinde hep demiryolu yapa yapa kasabalar kuran, yerlileri ve sığırları öldüren beyaz insanları görerek büyümüştü Salih. Amerika bildiği kadarıyla kominist değildi. Babası Kore gazisiydi Salih’in, madalyası bile vardı. Babasına sormuştu yıllar önce; Kore’ye neden gittiniz diye; babası; amerikalı’larla birlikte kızılları yenmeye gittik oğul diye cevap vermişti. Salih o zamana kadar Amerikalıları Kızılderililerle savaşıp yenmişler sanıyordu, Kore’ye bu kızıllar ne zaman gitmişlerdi bu da  nereden çıktı!. Oysa “posta arabası” filminde beyaz kahraman, kızılderilileri öldürdükten sonra kasabadaki hesaplaşmayı da tamamlayıp sevgilisiyle hayalini kurduğu çiftliğine doğru çoktan yola çıkmıştı.

Çay suyu kaynamıştı, demliğe suyu koyup kısık ateşte çayın hafifçe kabarmasını bekledi, sonra çaydanlığın üstüne yerleştirdi. Tekerlekli krikoyu önden otomobilin altına sürüp, dingile denk getirdikten sonra kaldırmaya başladı. Belli bir yüksekliğe kaldırtıktan sonra her iki taraftan altına takozları sürdü ve askıya aldı. Aynı işlemi arabanın arkasındaki dingil kısmına da yaptı, böylece araba eşit ağırlıkla dengelenmiş oldu. Akşamı hayal etti, yatmadan önce yatağın başucundaki çiviye gaz lambasını asıp, Muallimin verdiği şiir kitabının kalan son birkaç sayfasını okuyacaktı. Muallim, Salih’e her kitabı bitiripte geri getirdiğinde bir tane daha veriyordu. Bu sefer ki Neruda’nın bir şiir kitabıydı. Verirken; “mecazlara dikkat et” demişti. Mecaz’ı ilkokulda öğrenmişti Salih ama tam ne olduğunu anlayamamıştı; “peki onlar tam olarak nedir?” diye sormuştu. Muallim; “en dolaysız anlatımıyla bu, bir şeyi başka bir şeye benzetmek yoluyla söylemektir.” demişti.

Ocaktaki çay demini almış, tavşan kanına dönmüştü.

Lamelif’ te fotoğrafların ederi 50 kuruş!


*** Bu yazı Lamelif Sahaf’ tan alınan sahibi belirsiz bir fotoğraf üzerine yazılmış olup, http://www.kaatolye.com sitesinde yayımlanmıştır.