yalcinsavuranbio.html
GALERI_2.html
yalcinsavuranyazi.html
yalcinsavuraniletisim.html

FOTOĞRAF VE GERÇEKLİK YA DA FOTOĞRAFIN GERÇEKLİĞİ

Böyle bir başlık üzerine benden bir yazı istendiğinde aklıma ilk olarak aslında başlıktaki iki kelimenin günümüz dünyasında kendi kendini lağvetmesi geldi. Bundan dolayı yazacağım yazınında sonunun böyle olmasını göze almam gerektiğini düşündüm. Bu yazıyı hazırlarken; düşünce olarak kendime yakın bulduğum, çevirilerini ve  açıklamalarını Oğuz Adanır’ın yaptığı Jean Baudrillard’ın Simülasyon üzerine düşünceleri bana eşlik etmiştir. 

“En yalın tanımıyla simülasyon, olmayan bir şeyi var gibi göstermektir. Simülasyon gerçeğin tüm göstergelerine sahip olduğu halde, gerçeğin kendisi olmayandır. Günümüzde özellikle teknolojik bir terim gibi algılanmaktadır. Çünkü gerçekten de bir simülasyon teknolojisiyle simülasyon teknikleri vardır. Baundrillard’ın sözünü ettiği simülasyon ise bu teknolojik anlamı da kapsamakla birlikte, daha genelde; toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik olanı kapsamaktadır.”

Simülasyon kuramının özneside doğal olarak Simülakr yani toplumsal ötesi bir kitlenin görünüme dönüşmüş günümüz öznesidir. Bende böyle bir Simülakr’a dönüşmüş özneyle söyleşerek yazıma devam etmeye karar verdim.

y.s Sayın s.y  sistem tarafından bir gösterge olmak yerine bir görünüm olmayı ve bundan dolayıda da işlevsel olmaktan işlemsel olmaya geçmeyi tercih ettiğiniz doğru mu?

s.y Enformatik bir evrende yaşarken, her şeyin şeffaf, ulaşılabilir ve anlaşılabilir olduğunu kabul edersek, benim de işlemsel olmaya hakkım olduğunu kabul edeceğinizi düşünürüm.

y.s Görünümler dünyasındaki bir özne nin varlığı neye dayanır?

s.y Tabi ki görünür olmaya, ancak yaşadığımız hız çağında görünür olmanın süreside çok kısaldığından hatta artık dakikalara indiğinden, hep yeni atılımlarda bulunmalıyım ki görünür olmaya devam edebileyim. Görünür olma  sosyal paylaşım ağları sayesinde artık çok daha kolay. Birkaç dakikada bir birkaç kelime girerek ya da birkaç fotoğraf yükleyerek geniş kitlelere ulaşmak mümkün.  İnstagram’a yüklediğim fotoğrafların birkaçbin kez tıklanmasıyla varoluşumun ve sanatımın diğerlerince onaylaması beni gerçekten çok mutlu ediyor.

y.s Televizyonun bir kitle iletişim aracı olduğuna inanıyormusunuz?

s.ySonuna kadar inanıyorum. Televizyon toplumumuzun her katmanına dair görünümlerin akıp geçtiği o saydam yüzey yarattığı o boşluk hissiyle beni ziyadesiyle rahatlatıyor. Zira toplumda infial yaratan olayların perde arkasını bize gösterip öğrettiği ve gereksiz yere rahatsız olup öfkelenmemizi önlediği içinde çok gerekli bir iletişim aracı olduğuna inanıyorum. Açıkçası biber gazlarının tamamen organik olduğunu, sanılanın aksine açlık grevinde yalnızca bir kişinin olduğunu televizyon sayesinde öğreniyor olmak  vicdanımı rahatlatıyor. Mesela televizyon sayesinde empati yeteğimizi geliştirmek mümkün. Hatırlarsınız geçenlerde bir devlet büyüğü hanımefendi “aslında keşke hepimizin down sendromlu olsak” demişti. Ben hiç bu açıdan düşünmemiştim, oysa bu bakış açısıyla rahatladım.  İktidarın ise bir Madun olduğunu öğrendiğimde gelişmiş Empati yeteneğimle çok üzülüyorum. Tabi ki sadece bilgilenmek değil aynı zamanda eğlence aracıdır da televizyon. Hürrem in gözyaşlarına hiç dayanamıyordum. Sonra ecdadımızı nasıl yanlış tanıttıklarını öğrenince vazgeçtim. Ancak öyle çok seçenek var ki hoş vakit geçirmemek mümkün değil.

y.s Konumuzdan biraz uzaklaştığımızı düşünüyorum, biz gelelim fotoğrafa; fotoğraf çekiyormusunuz, çekiyorsanız niye?

s.ySenin bu dünyayı “gerçeğe inananlar”la “görünüme inanlar” diye ikiye ayırdığını duydum. Bence çok saçma bir ayrım. Bir insan bir görünüme dönüşmeden nasıl gerçek olarak algılanabilir ki? Senin gerçek diye algıladığın şey Roland Barthes’ın gösterge dünyasında kaldı, haberin yokmu? Simülasyon evreninde semiyotik yaklaşımlara yer kalmadı artık. Senin dediğin şekilde imgenin varolabilmesi için hareket ve zaman imgesinin bir kesitine ihtiyaç vardır. Oysa bizim görünümler dünyamızda bir kesitten söz etmek mümkün değildir. Bizde her şey saydam bir yüzeyden akıp geçen görünümlerdir. Gerçek yalnızca görünümlerden ibaret olduğundan, tepkimizide tık’lama işlemleriyle hallederiz. Bazıları bizi tepkisizlik (atalet) ile suçlamakta, tam bir yanılgı içinde olduklarını söyleyebilirim. Üstelik elimizdeki kumandanın düğmesine basıp kapattığımızda çevremizdeki ve dünyamızdaki hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu görürüz, sizce bu atalet midir?

y.s Fotoğraf üretirken bir çıkış noktanız, bir düşünceniz varmı?

s.yBöyle bir hızın ve enformasyonun yaşandığı çağda söylediklerinizi anlamakta zorluk çekiyorum. Ben yalnızca fotoğraf çekerim, gerekirse hızlandırılmış manipülasyonlarla bir duygu yüklemiş gibi yaparak hemen dağıtıma çıkarım, yarışmalara katılırım (başlığa bakmam yeterlidir), başkalarının fotoğraflarını beğenmiş gibi yaparak kendi fotoğraflarım için zemin hazırlarım. Vaktim çok değerlidir benim, bundan dolayı gerekirse ünvanları satın alarak ilerlemeyi tercih ederim. Dünyadaki kaç tane parayla yarıştırarak, unvan dağıtan kuruluş varsa hemen katılır ve unvan kazanmanın kısa süreli hazzını yaşarken varoluşumu yine bir görünüme dönüştürürüm.

y.sBu durumda gerçekten göstergelere değilde görünümlere inandığınızı söyleyebilirmiyiz?

s.yTabi ki görünümlere inanıyorum. Bizler düşünce evreninden simülasyon evrenine geçmiş özneler olarak, düşündüğümüzü zannetmenin kısa süreli keyfiyle çok hızlı hareket ederek üretime geçiyoruz. Düşünceyi atlayıp üretime geçmek, çoktan parçalı üretim anlayışına alıştırılmış bizler için çok zor olmadı. Uzmanlaşırken bütünü kavramak ve onunla vakit harcamak yerine, bize sunulmuş parçalarla vaktimizi verimliliştirmek, verimlilik ilkesine de uyum sağlamak sarttır. Bu yüzden bizim dünyamızda göstergelere yer yoktur. Göstergeler okunmaya ve yorumlamaya açık imgeler tarafından oluşturulduğundan bizim buna vakit ayırmamız ve üzerinde düşünmemiz mümkün değildir. Böyle bir formasyon bizi çabuk sıkar, en güzeli fotoğraf çekmek, yeniden çekmek, yeniden çekmektir. Çektiğimiz görüntülerdeki göstergesel imgelerin okunabilir olmasından  ziyade, onların görünümleriyle ilgileniyoruz. Çünkü bizim vaktimiz yok.

y.s Yalnızca fotoğrafla uğraştığınızı da sanmıyorum, hobileriniz nedir?  Farklı şeyler de ilginizi çekiyormu?

s.yHer şey benim ilgi alanım içinde, onun içinde zaman zaman yetişmekte zorlanıyorum. Sistemin içinde varolabilmemin tek şartı saydamlaşan yüzeyin aktardıkları kadar da olsa bilgi ve beceri sahibi olabileceğimi kanıtlamamdan geçiyor. Bu günlerde hafta içi bir akşam dans, bir akşam felsefe, bir akşam kişisel gelişim programı, bir akşam senaryo yazarlığı, bir akşamda pasta yapım kursuna devam etmekteyim. Fotoğraf kursunu bitireli birkaç yıl oldu. Hafta sonları da bedensel ve zihinsel gelişim  faaliyetleriyle ilgili etkinliklere katılmaktayım. En çok ta klasiklerin kısa versiyonlarının yayınlanmasına seviniyorum. Hatta okumak yerine araba kullanırken kulaklıkla dinlenebilen versiyonlarına daha çok önem veriyorum.

y.s Yurtdışı seyahatlerinizde de fotoğraf çekiyormusunuz?

s.y Özellikle yurtdışı seyahatlerimde çok fotoğraf çekerim. Televizyon ekranından akan ve belgesel kuşağı olarak bana sunulan tüm görüntülerle aramda hep bir mesafe oluşur, yine bu mesafeyi oluşturabilmek ve aradaki o saydam ekranı korumak adına fotoğraf çekerim.  Biz bu arada yeni terimlerde üretiriz, örneğin ‘Fotoğraf Empatisi’.  Çünkü fotoğraf çekerek kurmuş olduğumuz empati bizim için yeterlidir. Düşünün bir kere ne müthiş bir şey; hem mesafenizi koruyorsunuz, hem de empati kuruyorsunuz.

y.s Fotoğraf Empatisi dediğiniz şey ‘Ölüm’ü nasıl yorumluyor acaba?

s.y Çok kolay; bir kaza anında ya da bir depremde, ya da bir savaşta, ölen insanların öldüğüne inanabilmemizin tek şartı önce bir fotoğrafını çekmektir. En son bizim nesil Saddam’ın ve Kaddafi’nin ölüsünün fotoğrafını çekerlerken yine başka bir fotoğrafçı tarafından fotoğraflanmışlar, çok güldüm. Hatta Van depreminde göçük altından kurtarıldıktan kısa bir süre sonra ölen çocuğun fotoğrafını büyütüp, başbakana hediye ettik. İşte bu ‘Fotoğraf Empatisi’ dediğimiz şey.

y.sSeyahat ettiğiniz yerlerde nerelerde fotoğraf çekeceğinizi nereden biliyorsunuz?

s.ySayın y.s siz hala bizi anlayamamışsınız anlaşılan. Bizden önce oralara giden, fotoğraflayan özellikle 80 sonrası müthiş bir kuşak oldu. Bizler onların takipçileriyiz. Hatta benim derneğim geçtiğimiz yıllarda yerel yönetimle anlaşıp, bizim şehirde fotoğraf çekilecek 100 nokta tespit edip, oralardan çektikleri fotoğraflarla yepyeni bir rehber hazırlağının ortağı oldular. Düşünsenize bu hız çağında fotoğraf çekmeye bile vakti olmayan ben için hazır 100 nokta.

y.s Ürettiğiniz görüntülerin klişelere dönüşmesinden, aslında herkes tarafından üretilmişlerin bir tekrarına dönüşmesinden rahatsızlık duymuyormusunuz?

s.yAksine herkes tarafından üretilmiş olması duygusu beni rahatlatıyor. Demek ki her şey yolunda, kötü giden hiçbir şey yok ki aynı şeyler üretilmeye devam ediyor. Sanırım siz Televizyon izlemiyorsunuz. Ben hergün televizyonu açtığımda hep benzer görüntü kuşaklarıyla karşılaşıyorum, bu bana müthiş bir rahatlama hissi veriyor.  En güzel şey de dünyada açlık sınırında yaşayan insanların olduğu, savaşların olduğu belgesel mi, haber mi olduğu belli olmayan programların ardından verilen eğlence programları. Hele bir tanesi vardı ki; zavallı insanları bir adaya kapatıyorlar, açlıkla mücadele ede ede, doğayla ve birbirleriyle savaşarak ve yarışarak günlerini geçiriyorlardı. Çok çok empatikti benim için, orada olup fotoğraflarını çekmek isterdim. Hem zaten dünyada insan varolduğundan beri savaş ve açlık varmış; Habil ile Kabil hikayesini bilmiyorsanız okuyun, diyorlar. Eminim sizde okumuşsunuzdur?

y.sSinemayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

s.ySinema vazgeçilmez tutkum. En çokta benim zekamı kışkırtan filmlerden hoşlanıyorum. İçinde bir tutam felsefe, bir tutam din, bir tutam mitoloji, bir tutam tarih, bol aksiyon ve aşk olduğunda; arkadaşlarımla haftalarca konuşacak konuyu bulmuş oluyoruz. Zamanında Matrix’i izlediğimizde ‘paralel evrenlerden’, ‘siyon’ dan, ‘mitolojik kahramanlardan’ bahsederken, bir anda ne kadar zeki olduğumuzu farkettik. Bu bizim için müthiş bir haz ve rahatlama zamanlarıydı.

y.sPeki ya futbol?

s.yYüzbinlerin doldurduğu stadyumları düşünsenize, o ne büyük bir coşku. Bir takımı desteklemek, onun için alışveriş yapmak, sloganlar üretmek, futbolculara, yöneticilere, karşı takımın taraftarlarına küfretmek, yine müthiş bir rahatlamayla mekanı terk etmek. Ertesi gün ve hafta, saatler süren işyeri, işçıkışı, üniversite kampüsleri, toplu taşıma araçları, aile içi tartışmalarının devamı, bende zeka katsıyımın her geçen gün yükseldiği hissini uyandırıyor.

y.sAVM’ler ve fotoğraf için ne diyorsunuz?

s.y Alışveriş Mabedlerinden bahsediyorsunuz anladım. Her hafta sonu mutlaka ziyaret edip, yedi kez tavaf işlemini gerçekleştirdikten sonra, haftalık ‘avm hacılığı’nı kazanıyoruz. Her yaptığımız alışveriş bizi yine kısa sürede olsa rahatlatıyor. Sistemin bir parçası olmanın verdiği görev bilinciyle hareket etmemiz hepimiz için kutsallık. Üstelik şimdi yalnızca alışveriş yapmıyoruz, yiyip içip eğlenirken, ağzımızın kenarlarından salatalarımızı sarkıtarak,  açılmış fotoğraf ve resim sergilerini de gezerek entelektüel birikimimizi yeniliyoruz. Artık biliyorsunuz avm’lerde fotoğraf yarışmaları düzenleyerek, sistemin ne güzel işlediğini bize gösteriyorlar.

y.sÜlkemizde ki amatör fotoğraf yapılanmasında ‘fotoğraf ustaları’ diye tabir edilen bir gurup ve ürettikleri fotoğrafların gerçekliği için ne düşünüyorsunuz?

s.yPanteon’un en üst noktasında yer alan üstatlarımıza asla laf söyletmeyiz. Nerede bir yarışma, söyleşi, festival, sempozyum gibi etkinlikler düzenlense orada onların büyük büyük söylemlerine hep ihtiyaç duyarız. Etkinlikler sonrasında söyledikleri en büyük cümleyse ‘ışığınız bol olsun’ cümlesidir ki, bu bizim için önünde eğilinicek kadar içi dolu bir cümledir. Her seferinde neden biz bunu düşünemiyoruz, diye hep hayıflanıp dururuz. Arada bir birileriyle atışarak arenayı kızıştırmaktanda geri kalmazlar ki, panteondaki yerleri her daim saklı kalsın. Taparız biz onlara, onlardır yolumuzu çizen, ne çekmemiz gerektiğini bize öğreten, nereye nasıl bakmamız gerektiğini gösteren, neoliberal solcularımızdır onlar bizim, editörlerimiz, köşe yazarlarımız, her şeyi bilen gözlerimizdir. Hayatı bütün çıplaklığıyla güzel! fotoğraflarında yansıttıklarından, hayat bizim için çekilebilir bir dünya haline gelir. Tüm çabamızda onlar gibi olabilmek için gayret göstermektir bizim için. Onların fotoğraflarında çelişki yoktur, hayat hep güzeldir; çelişkiler bile aslında güzelliğe hizmet etmek için bir an varolurlar ve sonra kabuklarına çekilirler. Ötekileştirirken kendi yarattıkları panteondan; rotary, lions ya da benzeri kurumları aracılığıyla, ötekileri biraz yemlemektende geri durmazlar ki; gerçek yüzlerini göstermenin en büyük başarısıda budur. Öncülerimizdir onlar, vicdani tanrılarımız. Bir doz yardım, bir doz din, bir doz futbol gibi, her şeyden aldığımız ya da verdiğimiz bir doz, bizi biz yapan bizi bizim gerçekliğimize taşıyan dozlardır.

y.s Fotoğraf yarışmaları ve yarışma fotoğraflarının gerçekliği için düşünceniz?

s.yYazık olmuş Descartes’a, erken bir dönemde ortaya çıkmış. Şimdi yaşasaydı eminim  ‘fotoğraf çekiyorum, öyleyse varım’ cümlesini bizim için çoktan kurmuştu. Benim için  yarışma bir sebep, sebep ise bir yarışmadır. Rekabetçi bir sistemin ürettiği  özneymiş gibi görünen bir özneyim ben. Yılda yaklaşık 50 kurumun yarışma düzenlediğini düşünürsek, bu yarışmalara patronaj numarası verip, yarışmanın ne kadar gerçek bir yarışma olduğu fikriyle ve derneklerimizinde bunu teşvikiyle; ne kadar büyük bir gerçekliğin içinde yaşadığımızı kanıtlayarak yolumuza devam etmekteyiz. Artık bu durumda fotoğrafların gerçekliğinden bahsetmemek abesle iştigalden başka bir şey değildir, fotoğraflarımız gerçek dünyadan alınmış klişelerle üretilmiş, yüzde yüz gerçekliği tasdik edilmiş yegane gerçekliktir. Yarışmalarda bizim bu gerçekliğimizi tasdik eden gerçek mercilerdir. Bir doz yarışma, bir doz acı’dan iyidir.

y.sKötülük ve iyilik, mutluluk ve mutsuzluk gibi kavramların fotografik gerçeklikle bir ilişkisi varmıdır?

s.y Bizim yaşantımızda kötülüğün karşıtı mutsuzluk, iyiliğin karşıtı ise mutluluktur. Bizim sistemimiz bunları üreterek ve tüketerek var olur. Bizim için tek gerçek Kötülüğün karşısındaki mutsuzluğu yenebilmek için üretilmiş mutluluk vaatlerinin peşinden koşmaktır. Ne kadar çok ‘mutluluk vaadi’ varsa, biz yine sisteme o kadar entegre olmuş oluruz. Sizler ‘kötülüğün’ sürekli olarak üretmiş olduğu ‘mutluluk vaatleri’yle kendisini büyüttüğünü düşünüyorsunuz biliyorum. Bizler ise tam tersine her mutluluk vaadi bizim için dünyanın ne kadar yaşanabilir, kaynakları bol, ne kadar sürdürülebilir olduğunun göstergesidir. Dünyanın her noktasına ulaşabiliyor olmamız, her şeye bir egzotizm katarak ve fotoğralayarak yolumuza devam etmemiz ne büyük bir ‘fotoğraf empatisi’ geliştirdiğimizin göstergesi olsa gerek. Bizler mutluluk vaatleriyle yaşayan ‘fotoğraf empatistleri’yiz.

y.s Çağdaş sanat’ta fotoğrafın kullanımı ve gerçekliği için düşünceniz?

s.yÇağdaş sanat olgusu Mark Rothko’nun kendi tasarımını yaptığı simsiyah duvarlardan oluşan Rothko şapelde bileklerini keserek kendini öldürmesiyle bitmemiştir,  Rothko’nun muhteşem intiharı bizim sanat anlayışımızın başlangıcıdır. Bizler çağdaş sanat uğruna her türlü taklayı atarız, manifestoları yazarız, anlaşılmazlık zırhını bir kez sırtımıza geçirdikmi önümüzde kimse duramaz, çok bağırırız; öyle çok bağırırız ki, bazen birbirimizin sesisini duymakta zorlanırız. Budur bizim özelliğimiz, arada çıkabilecek cılız seslere asla ödün vermeyiz. Pahalıdır bizim eserlerimiz, pahalı malzemelerle üretilmiş, pahalı fikirlere dayanır. Kendimizi asla ucuza pazarlamayız. Sosyeteye gözümüzün bebeği gibi bakarız. Onlara bunu hak ettiklerini hep hissettiririz, pahalı şaraplar tüketip, pahalı nutuklar atarız. Tüm bunlarla gerçeklik üretip, gerçeklik pazarlarız. En önemli özelliğimiz anlaşılması zor bir dil kullanarak yazmış olduğumuz manifestolarımızdır. Burjuva ya da burjuvalaşmış proletarya da bu dili sever, anlamamız önemli değildir, görünür olmak önemlidir. Çağdaş sanatta her türlü malzemeyi kullanmak ve deforme etmek bizim işimiz olduğundan, tabi ki fotoğrafıda çok kullanmaktayız. Ama fotoğrafı daha çok sergi mekanlarında, kendimizi sergilerken kullanırız. Başka türlü varolmamız mümkün değil, bizim gerçeğimiz bu.

y.s Türkiye gibi ağırlıklı muhafazakar ve demokrasisi kesintiye uğramış bir ülkede fotoğrafçı olmak ve fotoğrafın gerçekliğiyle uğraşmak nasıl bir durum?

s.yYanlış düşünmektesiniz, aslında biz özümüze  dönüş süreci yaşamaktayız. Cumhuriyet’le birlikte 1950’ye kadar kesintiye uğramış haklarımızı, 1950-1980 arası inişli çıkışlı yaşarken, 1980’le birlikte başlayan 1990 sonrası doğu blokunun dağılmasıyla genişleyen ahlaki düşüncemizle zirveye taşınan, gerçek demokrasinin temsilcileriyiz bizler. Üstelik bize yakıştırdığınız “fotoğrafçı olmak” gibi cümlelerede hiç alışık değiliz, ona fotoğrafçı olmak değil “fotoğraf sanatçısı olmak” denir. Bizim panteon’umuz fotoğrafçılardan değil fotoğraf sanatçılarından oluşmakta, ne çabuk unuttunuz! Demokrasinin sonuna kadar yaşandığı bu çağda, bizim silahlarımız fotoğraf makinelerimizdir. Her türlü mekana, mahremiyete, her türlü şartta gireriz ve çıkarız, üstelik bunun için bize teşekkür bile ederler. Hatta nerede yayınlanacağını merakla sorarlar. Herkesin görüntüye dönüşmek istediği bu çağda doğal olarak gerçeğin görüntüsünü üretmek yerine görüntünün gerçeğini üretmek ve yeniden üretmek yegane çabamız.

y.s Yapay olarak birleştirilmiş, insani olanı taklit eden, fakat aslında duygusal normalliği bir maskeden ibaret olan bir kişiliğin göstermelik görüntüsüne sahip bir kişi tanıyormusunuz?

s.yNe dediğinizi anlamakta zorlanıyorum, ama bizim yegane sığınamızın ‘fotoğraf empatisi’ olduğunu söyleyebilirim.


Yararlanılan kaynaklar

Simülakrlar ve Simülasyon, Jean Baudrillard; çeviren: Oğuz Adanır Doğu Batı Yayınları

Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği, Jean Baudrillard; çeviren: Oğuz Adanır Doğu Batı Yayınları





İçimizdeki Yabancı, Arno Gruen; çeviren: İlknur İgan Çitlembik Yayınları

Simülasyon Kuramı Üzerine notlar ve söyleşiler, Oğuz Adanır   Hayalet Kitap

İhanet Yılları derleyen: Ülkü Tamer    +1 Kitap