yalcinsavuranbio.html
GALERI_2.html
yalcinsavuranyazi.html
yalcinsavuraniletisim.html

Görüntü - Görme

Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze, tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası, hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça, çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır.

Feuerbach – 1843


Başlık: GÖRÜNTÜ, GÖRME*

Alt Başlık; Görme, Görüntü, Görme

Bu metin metaforlara açık görüntüler üzerinden bir söylem geliştirmek üzere ele alınmış bir deneme metindir. Göndergesi yine metnin kendisidir, başka hiç bir amaç taşımaz, yalnızca bir denemedir. Nihayetinde dileği dairesel bir bakış açısıyla konuya bakılmasının sağlanmasıdır, belki de en çok görüntüyü oluşturan açısından!

Bu metnin amaç öznesi günümüz Simülasyon dünyasında bir Simülakr olmamanın yollarını araştırmaktadır.  “En yalın tanımıyla simülasyon, olmayan bir şeyi var gibi göstermektir. Simülasyon gerçeğin tüm göstergelerine sahip olduğu halde, gerçeğin kendisi olmayandır. Günümüzde özellikle teknolojik bir terim gibi algılanmaktadır. Çünkü gerçekten de bir simülasyon teknolojisiyle simülasyon teknikleri vardır. Baundrillard’ın sözünü ettiği simülasyon ise bu teknolojik anlamı da kapsamakla birlikte, daha genelde; toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik olanı kapsamaktadır.”**

Simülakr’lar yapay olarak birleştirilmiş, insani olanı taklit eden, fakat aslında duygusal normalliği bir maskeden ibaret olan bir kişiliğin göstermelik görüntüsüne sahip, özne gibi öznelerdir.

Sözümüz simakr’ların dünyası dışına…

Görme kesintiye uğradığında görüntü oluşur, öncesiz, sonrasız, askıda kalmış bir an, zamana atılmış bir neşter, zamanda açılmış bir yarık.

Görüntüyle ilk buluşanın, görüntüyü yaratanın, görme ile görüntünün buluştuğu anı oluşturanın, bu karşılaşma anının yaratıcısı olma fikri ve hangi bilinç düzeyinde gerçekleştiği sanırım hep merak konusu olacaktır. Oysa bu karşılaşmanın nesnel dünyanın algı süzgecinden geçerek sabitlenmiş bir görüntüye dönüşme süreci her zaman biliçli bir edim çerçevesinde olmayabilir. O ana kadar bellekte birikenler, bilinç ya da bilinç ötesi tüm birikimler bir anda sağanak gibi yağarak, buluşma hatta çarpışma anını oluşturabilir ve tüm bu duygulanımlar neticesinde görüntü oluşabilir.

Öznel bir yaklaşımla konuyu irdelemeyi başladığımda, artık görüntü içindeki göstergelerin gösteren olmasının ötesinde; bir takım düşünceleri barındırması, çoğaltması, anonim hale getirmesi, gestaltçı bir yaklaşımla bütünde buluşmasını arzularım. O andan itibaren bir at yalnızca o at, bir kaya yalnızca o kaya, bir ağaç yalnızca o ağaç değildir. Onlar tüm atları, kayaları, ağaçları hatta tüm bir insanlığı temsil eder konuma indirgenmiştir. Bir at’a baktığımda tüm atları bana düşündürtebiliyorsa artık o yalnızca bir attır. Bir önce kurduğum cümlenin içinde o yalnızca o at değildir den, o yalnızca bir at’tır önermesine gelmek için parçada bütünü hissedebilmem, duyumsayabilmem, içselleştirebilmem gerekir. Bir su damlacığında yağmurun sesini duyabilmek gibi.

Görüntü, oluştuğu andan itibaren en az bir kişiye ihtiyaç duyar. O kişi Dedalus olmayı göze alıyorsa, görüntü labirentini  kurar. Bir taraftan kurban olmayı göze alır, diğer bir taraftan da kanatlanıp uçmayı.

Dedalus olmak, bedelini ödemeye hazır olmak demektir. Dedalus olmak  yalnız olmaktır. Yalnızlıkta çoğalmaktır.

Dedalus’un illaki görüntüyü oluşturan olması gerekmez, olursa tabi ki daha iyi olur, ancak Dedalus son kertede görüntüyle buluşandır,  onu kuran, onu açan, onu yorumlayan, yollarını çoğaltan, belirsizliğin kalıplarını kırandır. Görüntüyü çoğalta çoğalta indirgeyendir. İmgenin dili, rengiyle, dokusuyla, biçimiyle bir gösterene dönüşür. Gösteren imge asla gösterdiğiyle yetinmez. Yalnızca gösteren olan imge zayıf imgedir, eksik imgedir. İmge gösterdiğinin ötesidir. İmge gösterdikleri kadar  göstermediklerinden dolayı aynı zamanda gizleyendir.  

Düz anlam ya da ilk anlam  ancak Labirent’in giriş kapısıdır. Merkeze ulaşmak yolda olmayı gerektirir. Dedalus aynı zamanda yolda olandır, yolcudur, yerleşik yabancıdır. Hem içindedir imgenin, hem dışında, çoğu zaman kıyısında. Hem alandır, hem veren. Dedalus hep hareket halindedir, hareket etmek, devinmek zorundadır ele geçmemek için. İmge bir adım ötesi için düşünce basamağıdır. Dedalus döner, döner, dans eder, sıçrar sessizce, Dionisos’çu bir coşku içinde ama sessizce.

Dedalus bir usta öznedir. Ancak bildiğini varsayan bir usta özne değil, “bildiği varsayılan bir usta özne”dir. Bundan dolayı ustadır. 

Bu noktada usta Bilge Karasu’nun sözlerine bir daha bakalım:

‘İçimde kendi kendimin çırağı olmak, dışımda ustalığı da, çıraklığı da bir daha, bir daha yaşamak gerek.’

İmge bazen gösterdiğiyle yetinir. O anda ağaç ağaçtır, kuşta kuş.  Onu bilir Dedalus zorlamaz kalıpları.

Dedalus görüntüyü açar, açar, açar ve kapar. Kapanan parantez özü içerir. Öze ulaşmak için açmayı bilmek gerekir, çocuksu bir saflıkla önce bildiklerini unutarak, sanki o imgelerle ilk defa karşılaşıyormuş gibi merak ve heyecan duyarak, önyargısız, saf bir bakışla. Görüntünün bakışıyla, Dedalus’un saf bakışı buluştuğunda imgenin diyalektiği oluşmaya başlar. İmge dile gelir bu bakışta. İndirgenmiş imge çoğalmaya başlar, birlikten çokluğa, çokluktan bire.

Görüntüsel imge iki boyutludur. İki boyutluluktur çoğalmasına, okunmasına kapıyı aralayan. İki boyutluluk, çok boyutluluğun çağrışımlarını sürekli saklı tutar. Bir taraftan da bu belirsizliktir onu çoğaltan, onu açan. Her belirlenmişlikte yeni bir belirsizlik çıkar Dedalus’un karşısına. Aslında Dedalus bundan hoşlanır, bundan beslenir. İmgenin oyuna davetidir bu durum. Dedalus bir Homofaber’dir, alet kullanmayı sever, ama o en çok bir Homoludens’tir, oyun oynamayı daha çok sever. Onun oyun alanı iki boyutlu imgedir. Bazen yapısalcıdır (Foucault gibi), bazen yapı söküme uğratır (Derrida gibi), bazen semiyolojik yaklaşır (Barthes gibi), bazen mitolojik, bazen tüme varır, bazen tümden gelir ama her seferinden yeniden kurar.

İmgenin hemen teslim olmayacağını bilir. Hemen teslim olan imge sıkıcıdır, derinliksizdir, çok bağırandır. İmgeler çok bağırmaya başladığında, duygusal  sağırlaşırma da başlar.   Zaten derinliksiz imgenin çok bağırmaya ihtiyacı vardır, sağır olduğundan ne duyar, ne duyurur. Onun için imgenin hemen teslim olmayacağı umudunu sürekli körükler Dedalus. Belki de Metafor’u en çok bunun için sever,  şiire yakın durduğu ve anlamı çoğalttığından. Bu yüzden biçim tutkusunun bir iç ilişkiden hareketle oluştuğunu düşünür. Descartes’ın “cogito ergo sum” – “düşünüyorum öyleyse varım” önermesinin eksik bir önerme olduğunu tarih çoktan söylemiştir. Farkında olduğumuz şeyler nesnel dünyanın yalnızca çıplak düşünce yansıması değildir. Etkin bir şekilde tüm varlığımız, duygularımız, tepkilerimiz, tutkularımızla varolduğumuzdur. Kant, kavrayışımızın basit bir biçimde çevremizdeki nesnel dünyanın bir yansısı olmadığını, kavrayışımızında bu nesnel dünyayı kurduğunu ileri sürerken bunu düşünmekteydi. Tabi nesneler tarafından da algılandığımızı, onlar tarafından da görünür olduğumuzu göz ardı etmeden! (Hitchcock: çaydanlık bana bakıyor!). Nesnelerle kurduğumuz ilişki basit bir özne – nesne ilişkisi değildir, etkin bir biçimde biçimlendirme ve yeniden biçimlendirme sürecidir ki bu süreç kaçınılmaz olarak içeriğini de özünde barındırır.  Artık biçim içeriktir, içerik biçim, parçalar da toplamından daha büyük olduğunu gösterir, böylece Gestalt tamamlanmış olur.

Dedalus, bir Sisyphos’tur, bir Prometheus’tur, bir Atlas’tır, yılmaz, yılmamalıdır da. Her seferinde taşın aşağıya yuvarlanma olasılığını bilse bile, her seferinde ciğerlerinin parça parça edileceğini bilse bile omuzlarına binmiş yükü bırakmaz Dedalus.

Ahlak felsefesi üzerinden bakmaz imgelere. Zira her estetik yapının içinde zaten mutlak  etik bir alan olduğunu düşünür, bundan dolayı ahlakçı değildir. Estetik zaten etiği içerir ya da içermelidir diye düşünür. 

Hakikat gerçeğin ötesindedir, bunu bilir Dedalus. Hakikat  tektir, gerçek ise çok. Hakikatin aranışıdır yolda olmak, ölmek yeniden olmak, ölmek yeniden olmak. Olmak için ölmek gerektiğini bilir Dedalus.


*Bu yazı ilk olarak KA Fotoğraf Atölyesi’nin Görüntü, Görme adlı etkinliğinde sunulmuştur

** Simülakrlar ve Simülasyon, Jean Baudrillard; çeviren: Oğuz Adanır Doğu Batı Yayınları

Çok Bilmiş Özne – Bülent Somay   Metis Yayınları

Kısmet Büfesi – Bilge Karasu   Metis Yayınları

Hitchcock – François Truffau   Afa Yayınları

Görmenin Diyalektiği – Susan Buck-Morss   Metis Yayınları

Felsefe Tarihi – Macit Gökberg  Remzi Kitabevi

Keşfedilmemiş Benlik – Carl Gustav Jung   Barış İlhan Yayınevi

Görsel Düşünme – Rudolf Arnheim   Metis Yayınları

Kör Alan ve Dekadrajjlar – Pascal Bonitzer, çeviri: İzzet YaşarMetis Yayınları