yalcinsavuranbio.html
GALERI_2.html
yalcinsavuranyazi.html
yalcinsavuraniletisim.html

Siyasetin Etik’i- Etik’in Estetik’i-Dilin Kemiği!


     Geleceğin estetiği etik’tir.          Lenin

Kars’taki ‘İnsanlık Anıtı’ sanat eserine Ucube diyebilen ve sonrasında da yıkımına karar veren yönetenlerle (!) aynı ülkede yaşamaktayız. Üstelik Gezi olaylarında da “Sanatçılar kendi işlerine baksınlar!” diyerek kendi eylemlerini çürütebilen ironiye sahipler. Keşke bellekleri yardımcı olsaydı da Ucube dediği heykeli ona hatırlatsaydı; “sana bu emri kim verdi” diye. Ama Onlar hatırlamak değil, aksine her söylediklerini unutmak, unutturmak, yutturmak için siyaset yaptıklarını ispatlamışlar ve üstelik de yönetenlerin gündemi değiştirmek gibi bir meziyetinin olması gerektiğini televizyon programlarında söyleyebilecek kadar da cesaretliler. Bunları söyleyenler sanata ve sanat eserlerine şöyle bir bakmış olsalar, son ikiyüz yıldır sanat ve siyasetin nasıl iç içe geçtiğini, üretilen eserlerin mevcut dinamiklerden nasıl etkilendiğini ya da etkilediğini görürlerdi. Tüm yapıtları üreten kişilerin Etik duruşlarının Estetik kaygılarını yansıttığını yadsıyamayız. Ama onlar 1830 Fransız devrimi sonrasında Delacroix tarafından üretilen “Halka Yol Gösteren Özgürlük” adlı tablodaki göğsü açık elinde bayrak taşıyan ve kızıl frig başlığı takmış, özgürlüğün temsili kadını da lanetlerlerdi. Yalnızca göğsü açık diye değil, taktığı kızıl frig başlığını “Kızılbaşlık” olarak niteliyerek! Ne de olsa olmayan 3. Köprüye halka sormadan, milyonlarca ağacın kanı adına istedikleri ismi verecek kadar muktedirlerdir.

Tüm bu satırları yazarken insani ve mesleki duruşlarıyla Gezi Parkı’ndaki insanlarla gururlanıyorum. İşçiler, avukatlar, öğrenciler, doktorlar... Bu liste uzar gider, en yaygın değimiyle halk diyelim. Sokaktakilere ve onlara düşünceleriyle de olsa destek verenlerle. Etik meselesini ele alırken durumu sokaktaki halkın içinden doktorlarla örneklemek isterim. Yaşananlardaki paradoks şu ki, bu eylemlerde hasbelkader bir polis yaralanmış olsaydı (ki yaralanmıştır) o doktorlar polislere de aynı ahlaklı mesleki duruşlarıyla yaklaşırlardı (ki yaklaşmışlardır!).bu duruma muktedirden aldıkları karşılık yerlerde sürüklenmek, ters kelepçeyle göz altına alınmak ve sorgulanmak olmuştur. ‘Neden insanlığa yardım ettiniz?’ İnsan olmanın koşulu ahlaklı olmaktır, dindar olmanın da ön koşulunun o olduğu söylenir. Ahlak dini içermek zorunda değildir, ancak din ahlakı içermek zorundadır. Görünen o ki muktedir bunu tamamen tersine çevirdi, dindar olmak için ahlaklı olmak gerekmediğini halka layıkıyla gösterdi. Ya da ‘Hey iki ayyaş din aslında ardına saklandığımız bir kılıf,  daha anlamadın mı?’ ya getiriyorlar.  Fakat anlaşılmaz olan (ya da işlerine öyle geldiği için anlaşılan) iktidara inananların dindar ve ahlaklı olduklarını düşünüyor olmalarıdır. Sanırım onların anlayabileceği dilden en iyi cevabı Antikapitalist Müslümanlar vermişlerdir, zamanla onlarında bu söylemlerinden dönmeyecekleri ümidiyle bu satırları yazıyorum.

Bu durumda bir yanılgıya düşmeden Fransız düşünür Alain Badiou’nun şu sözlerini de  hatırlatmak önemli; ‘ Etiği vicdan sahibi bir muhafazakarlığın sahası haline getirmek yerine, çoğul hakikatlerin kaderiyle ilgili hale getirmek gereklidir. ‘

Etik kavramında genel bir etik düşüncesinin içine doğru çekilmek, batının normlarını belirlediği politik ve ideolojik bir etik kavramına katılmayı gerektirir ki, bu en büyük tuzaklardan biridir. Genel etik kavramının savunucuları ‘farklılık etiği’ni tanımlarlarken; ötekini tanımanın Aynı’lıktan geçtiğini savunurlar; “ötekini tanıyorum ama benim normlarıma yakın olduğu sürece!!!”.

Etik birey, bireysellikten kolektifliğe geçiş sürecinin öznesi olduğu için etik olmalıdır ve ben bunu ‘Etik Özne’ olarak tanımlamak istiyorum. Gezi direnişinin öznesi Etik Özne’dir. Etik kavramının temeli özne’dir ve bürokratik bir yapının içine yerleştirilemez.

Hegel’in ahlak anlayışına göre ahlakın en üst basamağında Devlet bulunur, daha sonra toplum gelir, en sonunda da birey ve bundan dolayı da devleti temsil eden kişiler tanrısal bir töz’e bürünmüşlerdir. Hegel’ci ahlak anlayışının böyle yukarıdan aşağıya yayılan ahlak anlayışı bireyi en alt basamakta tutarak sonunda Alman toplumunda bir Hitler’i doğurabilmekte ve tüm toplumun ahlakı ondan sorulabilmektedir. Nasıl bir sanat olmalı, sağlıklı alman ulusunun kadınları kaç çocuk yapmalı, kendi düşüncelerinden olmayanlar nasıl yok edilmeli.  Ürettikleri savaş uçaklarının performanslarını ölçmede İspanya’nın Guernica kasabası bir deneme sahası olmuştu onlar için. Alman idealizmi Hitler gibi bir kasabı üretirken, bir taraftan da Karl Jasper gibi felsefecileri de üretmekten geri kalmamıştır. Karl Jasper; “Unutmak ihanettir” der. Henry Miller’da ‘Hatırlamayı Hatırlamak’ kitabında benzeri bir duruşa işaret eder, ‘her şey yalnızca bir kez olur, ama sonsuza kadar sürer. Bellek, sonsuzluğun zemininde dolaşan uyurgezerin tılsımıdır. İnsanın yeryüzündeki görevi hatırlamaktır. Hatırlamayı hatırlamak’. Guernica’nın unutulmamasını sağlayan, o dev Guernica tablosunu yapan Picasso olmuştur. 27 Nisan 1937’de sonradan diktatörlüğünü ilan edecek olan General Franco’nun çağrısıyla Hitler Alman Kondor Lejyonuna ait 28 bombardıman uçağının Guernica şehrini bombalamasıyla 1.600 kişi yaşamını yitirmiştir. Dönemin Cumhuriyetçi İspanya hükümeti, Pariste’teki 1937 Dünya Fuarı kapsamında sergilenmek üzere  Picasso’ya bir duvar resmi sipariş eder. Guernica’nın bombalanmasından sonraki 15 gün içerisinde Picasso bu resmi tamamlar. Dünya Fuarı’nın bölüm konusu da o yıl ‘Modern Hayatta Sanat ve Teknik’tir. Bu olaydan birkaç yıl önce  Hitler, kendi fotoğrafçısı da olan kadın yönetmen Leni Riefenstahl’ı kitleleri harekete geçirecek büyük bir propaganda filmi için görevlendirir ve Alman ordusunun tüm imkanlarını da kendisine sunar. 1934 yılında Nazi Partisinin 6. Kongresinin yapılacağı Nurnberg şehri adeta bu film için bir plato’ya dönüştürülür. Raylı sistemler, ışıklandırmalar, çoklu kamera sistemleri, özel lensler. İradenin Zaferi gibi sanatsal açıdan çok başarılı, tarihsel açıdan arkasında koca bir yalanın yattığı kara bir leke olarak sinema tarihine geçer.  Filmin başlangıcında klasik müzik eşliğinde gökyüzünde süzülen bir bakış görürüz, bulutların içinden geçen bu bakış sonunda Nurnberg’in üzerine geldiğinde aşağıya doğru çevrilir ve eski şehrin cadde ve sokaklarını dolduran binlerce küçücük insanı izler ve yeryüzüne iner. Bu öznel kameranın bakış açısı Hitler’in tanrısal töze bürünmüş ahlakın en üst basamağını temsil eder konumdaki bakış açısıdır. Tanrı sonunda yeryüzüne iner ve ahlakını aşılayacağı toplumla buluşur. Caddeler tüm ulusu temsil eden bireylerin en küçüğünden en büyüğüne kadar insanlarla doludur. Denetlediği her yerde ezberletilmiş şu sözcükler dökülür ağızlardan; ‘Tek lider, tek devlet, tek halk’. Bu söylemin bugün Tek Lider, Tek Devlet, Tek Din diyenlerden bir farkı yoktur, ezberi bozmamak lazım! Bu propaganda filminde Nurnberg kongresine davetli olan tüm ulusların temsilcileri alkışlamışlardır Hitler ve avanesini. 1935 yılında gösterime giren film Fransa, İsveç ve ABD gibi ülkelerde birçok ödül kazandı.  1937 Paris Fuar’ında Alman standıyla, İspanyol standı yan yanadır. Alman standında ‘İradenin Zaferi’ bir sanat eseri olarak yerini alırken, yanında ki İspanyol standında ‘Guernica’ sergilenmektedir Paul Eluard’ın şiiri eşliğinde, müthiş bir ironi!

Guernica tablosu  Picasso’nun ürettiği eserlerle birlikte 1950 yılında 13 dakikalık bir film olarak ‘Guernica’ ismiyle tekrar gündeme geldi. Alain Resnais ve Robert Hessens 1950 yılında  bu tablodan yola çıkarak kamerayı  o karanlık günleri temsil edecek şekilde Picasso’nun eserlerine yöneltti. Işık ve gölge oyunlarıyla tüm eserler kasabada yaşanan o bombardımanı tekrar yaşatırcasına canlandılar ve bu esere Paul Eluard’ın şiiri eşlik etti. Şiiri Maria Casares seslendirdi. Bir kez daha unutmamak ve hatırlamak için.

Gezi olayları sırasında iktidarın güçleri halkının üzerine hedef gözeterek biber gazı attı, şiddet uyguladı. Guernica Hitler için savaş öncesi bir güç provasıydı. Gezi olaylarındaki güç kullanımı da halkın dayanıklılığını ölçmek ve bundan sonra yapılacak planların bir provası içinmiydi acaba? Şu unutuluyor bugün ne faşist Franco ve Mussolini ne de nazi kasabı Hitler bu dünyada değiller,  zaman her zaman haklıdır.

Bugün İçişleri Bakanı ‘Bu kış bir milyon kişiye devlet olarak kömür yardımı  yapacağız.’ şeklinde bir açıklama yaptı. Kendi tabanı tarafından bu açıklama sosyal bir devlet anlayışı olarak algılanabilir öte yandan bu demektir ki bir milyon kişi kömürünü dahi alamayacak kadar fakirleşmiştir  ve bundan utanç duyulması gerekir.

1980 yılına kadar Brecht’çi bir yaklaşımla filmler yapan Angelopoulos şöyle der: ’Politikanın bir zamanlar bir ideal olduğunu düşünürdüm ama şimdi anlıyorum ki artık o bir ideal değil bir meslek ve seçilenlerde bir mesleği icra ediyorlar.’ 1980 sonrası yaptığı filmlerde de Brecht’çi yaklaşımını 360 derece kamera hareketleri içinde vermeye devam etmesine rağmen bir önceki dönem gibi  bağırmak yerine daha sakin bir söylem ile siyasetin üstüne çıkarak siyaset yapmaya devam etmiştir. Angelopoulos bu duruma erken uyananlara bir örnek, siyaset üstü siyaset yapmak. Prost’vari Kayıp Zamanın İzin’e düşerek nerelerde yanlışlar yapıldığını sormak. Leyleğin Havada Kalan Adımı filminde oynayan Marcello’ya şunu söyletir: ‘Yuvamıza varmak için daha kaç sınır geçmemiz gerekiyor?’  Savaşları, sürgünleri, düşmanlıkları, kayıpları, kökleri, sınırları sorgular, ‘sınırın anlamı nedir?’ diye sordurur kahramanlarına, ‘mülteci ne demektir?’,  bu kavramı kim icad etmiştir? Yeni nesil bu kavrama bu dünya düzeninde nasıl bakmaktadır, bunu sorgular. Zamanın Tozu filminde ve tamamlayamadan öldüğü üçlemenin son filmi Öteki Deniz’de de bu soruların peşinde olduğunu bize hissettirir. 

Yeni Dalga yönetmenlerinden en siyaset dışında filmler yapar görünen Truffaut, Godard’ın tersine  siyasete inanmayanlar safında yer almaktaydı.  1978’de L.’Express’e verdiği demeçte; “Doğrudur ya da yanlıştır, ama paradoks olmadan sanat olmayacağına inanıyorum. Şimdi siyasal filmlerde bir paradoks yok, çünkü zaten senaryoda kimin iyi kimin kötü olacağı belirtilmiş. Aşk insanları hakikate götüren yoldur. Duygusal ilişkilerde, toplumsal ilişkilerde olduğundan daha fazla hakikat vardır” der.  Benzeri bir söylemi Reha Erdem’de şöyle belirtir: “Aşk olmayan yerde elini neye sürsen kurur”.  Truffaut bunları söylemesine rağmen 400 Darbe, Fahreneit 451 ve Son Metro gibi siyasal ve toplumsal içeriğin paradokslarını ele alan filmler de  yapmıştır.  Bireyselci ve asosyal olduğu düşünülen Truffaut 1968’in Şubat ayında diğer devrimci yönetmenlerle birlikte isyan eder. De Gaulle’ün kültür bakanı bir zamanların devrimcisi Andre Malraux,  Paris Sinematek’inin başında bulunan Henri Langlois’yı görevinden alır. Bunun üzerine 780 üyesi olan ve üyelerinin de film verdiği özel bir dernek olan Sinematek’ten yönetmenler filmlerinin oynanmasına izin vermezler ve tüm desteklerini çekerler, bunun üzerine Sinematek kapanır. Truffaut ‘Çalınmış Buseler’ filminin açılış sekansında kapısı kapalı olan Sinematek’i gösterir. Bütün Fransa’da De Gaulle’ün baskıcı uygulamaları karşısında kepenk kapatılmaktadır. Mayıs 1968’de Cannes Festivali’nin iptalinde yine Truffaut sahne alır ve bu konuda bildiriler yayınlarlar ve festival iptal edilir. Şunu söyler Truffaut o günlerde; ‘Ben siyasal zihniyette biri değilim, kural olarak da bu tür şeylerden uzak durmaya çalışırım, ama Şubat’ta olup bitenleri gördükten sonra bu rejimin son bulduğunu görmek istedim’.  Nitekim tüm bu direnişler sonucu halkın sokağa dökülmesiyle Henri Langlois’ye görevi iade edilir. O dönemde Paris’teki protestoculara Hitchcock’tan Kurosawa’ya Fellini’den Bergman’a kadar pek çok yönetmenden destek gelmiştir.  İktidarı temsil edenler tarafından bu sanatçılara çapulcular diye seslenilmemişti çünkü onlar Sean Penn, David Lynch, Susan Sarandon, Ben Kingsley, James Fox değillerdi!

Bizler de isyan ettik ama Emek Sinemasını kurtaramadık, belleğin yitimi adına bizlere vandallar, çapulcular, ayyaşlar diyen iktidar ve uşakları Emek’i yerle bir edip ‘bizler iyi biliriz’ dediler. Bilmediğini bilmenin bir erdem, bildiğini zannetmeninse bir zavallılık olduğunu da bilemediler, çünkü Onlar iyi bilirler! Sivas Katliamı için isyan ettik ama faillerin pek çoğu bilinmesine rağmen tutuklanmadıkları gibi zaman aşımından paçayı yırttılar, sırtları sıvazlandı. Halkının yüzüne gaz fişeği fırlatan, gözlerine gazı sıkan, coplayan , 5 kişinin ölümüne, binlerce kişinin yaralanmasına sebep olan polise ‘polisimiz sınavı başarıyla geçmiştir’ deyip ikramiyeler dağıttılar. Bütün bunlar dünyanın gözü önünde demokrasi adına gerçekleşti. İktidara geldiklerinde seçim barajını kaldıracağız diyenler baraj kelimesinden tir tir titrer oldular. Her söylediklerinde yalan üreten, şiddet üreten, sevgisizlik üreten iktidar temsilcileri belli ki Aşk’tan hiç nasiplenmemişler. Anaları onların başlarını hiç okşamamış, içlerindeki empati yeteneğini kurutmuşlar.  Gerçekten de AŞK olmayan yerde elinizi nereye değdirseniz kuruyor…

Truffaut siyasetçilerin temizlikçi kadınlar kadar alçakgönüllü olması gerektiğini söyler.  Arno Gruen’in Normalliğin Deliliği adlı kitabının ilk girişinde su yazıyla karşılaşırız: “İnsanları öldürebiliyorlardı – ve bunu yaparken gayet normaldiler – bunu anlayamıyorum.” Toplama kampından kurtulmuş bir Polonyalı. Gruen ; ‘insandaki yıkıcı ve ölümcül edimin kişinin,  yanıltıcı bir iktidardan pay alma uğruna kendi kendisine ihanet etmesinden kaynaklandığını  gösteren pek çok belirti bulunduğuna inandığını; insanın kendi kendisine saygı duyma ihtiyacıyla, boyun eğerek iktidarla işbirliği yapma eğilimi arasındaki çelişki, bu nedenle insan ruhundaki en temel ve belki de ilk yarılmadır. Bu yalnızca bir bastırma değil, aksine kökten bir bölünmedir, kendinden vazgeçmiş olmayı bilmek ve bundan doğan kendilik nefreti arasında bölünme.’ olduğunu söyler.

Nadeshda Mandelstam, 1970 yılında, “İnsanlık karşısında işlenen asıl suç susmaktır.” diye yazmıştı, tüm sürgünlere, kısıtlamalara rağmen.

Hitler 20 Temmuz 1944’te kendisine yapılan suikast girişimi sonrasında, suikastçiyi kesimlik hayvan gibi kasap çengeline astırmıştı. İdamların aşağılayıcı işkencelere dönüştürülmesini ister ve bunları filme çektirirdi. Sonra, uzak mesafeden filmleri izlerdi. Ölümcül ve nefret dolu fantezilerinin gerçekleştirilmesiyle doğrudan yüzleşmekten kaçınırdı.  Hitler ve yandaşları arasındaki psikopatolojik diyalektiğin çözümlenmesi, şu bakış açısını da içermelidir der Arno Gruen  İçimizdeki Yabancı kitabında;  ‘O, otoriter bir baba adına diğerlerinin kendi otoriter babalarını terk etmelerini sağladı.’Böylece tuhaf bir durum ortaya çıktı. Otoriteye itaatle boyun eğmiş olanlar, kendilerini Hitler’e teslim ederek ‘asilere’ dönüştüler. Görünürde kendilerini hakim yapıların korunmasında sorumlu hissederken, bir otoriteye bağlılık adına, düzenle, yasayla ve yaşamla aralarında var olan kendi sözde bağlarını yok ettiler.

Luchino Visconti 1968 yılında Türkçe adı Lanetliler olan La Caduta Degli Dei filmini çeker. Visconti’nin Alman üçlemesi olan Venedik’te Ölüm (1971), Ludwig(1973) ile birlikte anılan bir filmidir. Filmin açılışı 27 Şubat 1933 Almanya’sında çelik kralı Essenbeck’in doğum günü dolayısıyla tüm aile üyelerinin toplanmasını gösterir. Yemek sırasında Reichstag yangını haberi gelir. Ailenin her ferdinin benimsediği farklı, birbiriyle çelişen düşünceleri birden su yüzüne çıkar. Film dönemin tüm kokuşmuşluğunu, alman burjuvazisinin içinde bulunduğu durumu, ruhların ve bedenlerin nasıl satıldığını, empatinin nasıl yitirilmiş olduğunu  gösteren  müthiş bir filmdir.

Sanatçıların İran’da mollalar tarafından hedef gösterilerek aforoz edilmesi ve ölüm cezası verilmesi gibi, ülkemizde de sanatçıları hedef gösteren ve bunu din adına yaptığını savunan ve karşıt duruşa cihat ilan eden Akit ve benzeri yayın kuruluşlarının temsilcilerine Kubrick’in Otomatik Portakalı’nı izlemelerini tavsiye ederim. Yine de uzmanlar empatinin tam olarak yitirilemeyeceğini  şayet tetiklenirse açığa çıkabileceğini söylemekteler; yani küçük de olsa bir umut var!

İktidarın yine kavramakta zorlandığı şey; tüm bu olayların daha önceden örgütlenmeden mümkün olamayacağı fikri ya da kendilerine inananları inandırmaya çalıştıkları laf-ı güzaf. Gerçek şu ki eylemlerde bulunanların büyük bir çoğunluğu ki bu halktır; bir örgüt disiplini değil, sadece bir düşünce disipliniyle meydanlara çıkmıştır. Bu düşünce disiplinini de körükleyen yegane şey ise ahlak’tır.

Birey hangi siyasi düşüncede olursa olsun, nihayetinde muhalif olmak zorundadır. Gerçek birey bugünün iktidarına oy vermiş dahi olsa, ya da gelecekte ki iktidarlara oy verecekte olsa muhalif olmak zorundadır. İktidarlar zaten vaatlerle gelirler ve oyları bu vaatler üzerinden alırlar. Birey daha iyi bir dünya için verilen sözler yerine getirilmezse, insanlık onuru adına, benimsemiş olduğu bir siyasi parti dahi yanlış yaptığında muhalif olmak zorundadır.

Batı aydınlanmayla birlikte modern bireyi yaratırken tarihsel süreçte bireyi aşırı bireyselliğe doğru kaydırarak yalnızlaştırmıştır. Avusturyalı yönetmen Michael Haneke bu aşırı bireyselleşmiş ve burjuva ahlakına  sahip bireyler üzerine filmler yapar. İlk filmi 7. Kıta (1989), bu durumun farkına varmış bir çekirdek ailenin kendilerini imha edişini ele alır. Banka hesaplarını kapatırlar, son kez  süpermarket’ten yüklü bir alışveriş yaparlar, geri kalan paralarını keserek tuvalete atarlar, maddi dünyada kendilerine sunulmuş tüm uzantılardan,  kırarak ve parçalayarak kurtulurlar yine de ölüme ironik bir şekilde televizyon izleyerek teslim olurlar ve televizyondaki karlanmayla film sona erer. Batının aşırı bireyselleşme ve burjuva ahlakını yaygınlaşmasının beraberinde gelen yalnızlığın yerini, anlamsız göstergelerin birbirini peşi sıra takip ettiği televizyon ekranı almıştır. Her şey orada üretilir, orada tüketilir, kusana kadar sahip olunur. Roma dönemindeki şölen yemekleri gibi, kusulur yeniden tüketilir, kusulur yeniden tüketilir. Burjuva ahlakına sahip olmak için burjuva olmak gerekmez, aksine geniş tabanlı yoksulluk sınırında yaşayanları dahi bu ahlaka yaklaştırarak soysuzlaştırmak, batının kapitalist sisteminin ayakta kalabilmesi için vazgeçilmezidir.

2003 yılında Danimarka’lı fotoğrafçı Tina Enghoff ‘Olası Akrabalar’ (Possible Relatives) isimli projeyi gerçekleştirir. Projeye,  Kopenhag gazetelerine belediye tarafından verilen ölüm ilanlarından yola çıkarak başlar. Belediye tek başına ve kimsesiz olarak ölen insanların varsa, olası akrabalarına çağrı yaparak son kez  ölü’ye ve eşyalarına sahip çıkmalarını ister. Enghoff bu durum üzerine özel izinle ölen insanların evlerine son kez girer ve hiçbir müdahalede bulunmadan fotoğraf çeker ve çıkar. Daha sonra bu fotoğraflardan büyük boy reklam panolarına eşdeğerde ölçülerle baskılar yaparak sergiler ve projenin adını ‘Olası Akrabalar’ koyar. Bu ölen kimselerin mekanları kendi yalnızlıklarını tükettikleri ve hiçbir aidiyet duygusu barınmayan yalnız mekanlardır ve tokat yemiş gibi insanı çarpar. Benim asıl ilgimi çeken şey, bu insanların iletişim aracı olarak mektup, telefon çağına ait olmaları ve televizyonla da dünyayla iletişime girmiş olmaları.

1990 sonrası kuşak yeni bir dünyaya doğdu ve bu dünya iletişimini bilgisayar teknolojileri üzerinden gerçekleştiriyor. Bu sanal da olsa çok hızlı bir şekilde iletişim kurulan, yazının ve görüntülerin anında paylaşıldığı apolitik bir dünyaydı. Zaten gençliğinde 68 kuşağı gibi politika yapma  derdi yoktu. Ancak herkes daha yaşanabilir, doğanın ve tarihin korunduğu, kişisel hak ve özgürlüklere dokunulmayan, sürdürülebilir bir yaşamı destekleyen, adil bir düzeni talep ediyordu. Hangi siyasal partinin başta olduğu çoğu tarafından önemsenmemekteydi, yeter ki yaşam alanlarına dokunulmasın.  Bir gecede çıkartılan kanunlar, torba yasalar, üniversitelerin özerk olmaktan çıkartılıp rektörlerinin seçimle değil iktidarın atamasıyla gerçekleştirilmesi, 12 Eylül’ün baskıcı zihniyetinin dayatılması, apolitik dediğimiz gençliği sonunda isyan ettirdi. İktidarın anladığı ama anlamak istemediği şeyse; gerçekten meselenin birkaç ağacın kesilmesinin ötesinde, temel hak ve özgürlüklerine yapılan müdahaleydi.

Alain Badiou 2010 Berlin Konferansında; “ Çok basit bir dille söylemek gerekirse, insanlığın kaderini ilgilendiren bir siyasal sürece kişisel olarak katılmak için, birey ve çıkarlarının hayvani sınırlarını aşan bir tasavvura/temsile ihtiyacımız vardır. Siyasal eylemin yerelleşmesi ve tarihin evrensel dönüşümü arasındaki bağla ilgilidir bu tasavvur. Yerel bir eylemin militanının, kendisini bütün insanlığın tarihsel özgürleşmesinin faili olarak tasavvur edebilmesi gerekir.”der.

Atalet’e düşmeden hangi iktidar olursa olsun Etik Özne bundan sonra muhalif duruşunu her zaman, her yerde, her şartta sergilemek zorundadır ki, mevcut ve gelecek iktidarlar muhalefete rağmen iktidar olduklarını, totaliter bir zihniyetin bundan sonra yürümeyeceğini bilsinler. Sanırım bu apolitik dediğimiz ve dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturan gençlik siyaset üstü bir siyasi anlayışı geliştirerek Tina Enghoff’un ‘Olası Akrabalar’  projesinde yer alan öznesiz mekanlarını, kollektif özne mekanlarına doğru evirirler. Bunun örneğini, komünü hiç yaşamamış görmemiş gençlik, Gezi’de ki ahlaki duruşlarıyla yaşatmışlardır.

Her süreç Picasso’nun Guernica’sın da olduğu gibi sanatsal yapıtları da etkiler ve iz bırakır. Unutmamak, hatırlamak, hatırlamayı hatırlamak adına üretilecek, ister doğrudan seslenen, isterse ironiyle yaklaşan tüm yapıtlara, şimdi ve gelecek için ihtiyacımız var. Çünkü sanat  hayattan üstündür.

Mevcut iktidarın temsilcilerine ve inananlarına toplu olarak izlemeleri için Pasolini’nin ‘Salo’sunu tavsiye ediyorum. İçlerinden birazının da olsa dehşete düşerek izleyeceğini umut etmek istiyorum. Ancak  görünen odur ki maalesef içlerinde dehşete düşecek kadar empati  yeteneğine sahip çok az kişi var. Sadece şunu merak ederim, acaba bu yapıta da Ucube diyecek mi ?  Malum Şahıs!!!


Yararlanılan Kaynaklar

François Truffaut               Ronald Bergan – Agorakitaplığı

Yeni Dalga    James Monaco- +1 Kitap

İçimizdeki Yabancı    Arno Gruen – Çitlembik Yayınları

Normalliğin Deliliği    Arno Gruen – Çitlembik Yayınları

Komünizm Fikri    Alain Badiou – Slavoj Zizek– Metis Yayınları

Etik    Alain Badiou – Metis Yayınları

Hatırlamayı Hatırlamak  Henry Miller – Nisan Yayınları



*** Bu yazı 2013 tarihli İFSAK dergisinin 149. sayısında yayımlanmıştır.