yalcinsavuranbio.html
GALERI_2.html
yalcinsavuranyazi.html
yalcinsavuraniletisim.html

Sinemayı Okumak Üzerine

‘’Cunda’da sabah kahvemizi karşılıklı yudumlarken, babası Girit göçmeni mübadil köylüyle sohbet ediyorum. Sabah ilk işinin koyunlara bakmak olduğunu söylüyor. Elli koyunu var, Kıvırcık mı diye sorduğumda Sakız ve Gökçe kırması olduğunu söylüyor.

-Hiç duymamıştım, nedir?

-Sakız adasının koyunu naziktir ama doğurgandır, Gökçe adasınınkiyse serttir, dayanıklıdır, ben ikisini çiftleştirdim hem doğurgan hem de dayanıklı olsun diye...

Ortaya iyi bir melez ırk çıkarmış. Okumuş bir adam mıydı bilmiyorum, çok da önemli değil ama belli ki çok işlemiş, çok eylemiş  bir adamdı.’’


‘Ayak takımı, akıl yürütme işine burnunu soktuğu zaman, her şey kaybedilir’ demiş Voltaire. Neredeyse 250 yıl önce söylenmiş; bu söz, iktidar ve bu iktidardan beslenenlerle daha gerçekliğini ispata devam ediyor.  Tüm toplumu kendi kafalarında kitle ya da yığın gibi  homojen gören ve tek biçimciliği yaygınlaştırmaya çalışan iktidar, herkesi vasat bir şekilde eşitlemeye çalışıyor. Her yerde var olan ve toplumun her katmanına sızmış olan yararcılık kaygısı, anlam yokluğuyla birlikte yaratıcı gücü yok etmekte.

Yararcılık kaygısı ne yazık ki iktidar karşıtlarının bir kısmında da oldukça yaygın bir düşünme biçimidir.Protestan ahlak, ‘vakit nakittir’ cümlesinin içeriğini dodurmak için çırpınan, ploleterleşmiş (ancak proleter olduğunu kabul etmeyen) ve geniş bir alanı temsil eden beyaz yakalıları besler. Beyaz Yakalılar’ın büyük bir kısmının  tüm katmanları, bu görüşü destekler nitelikte hareket etmektedir. Matematiksel zekanın başat olduğu, geriye itilmiş duygusal zekanın ise şirket içi eğitimlerle varmış gibi davranılmasının öğretildiği bir sistemde her şey sömürü düzeninin gereklerine uygun kurgulanmıştır. Böyle bir durumda duygusal zekanın kıt aklı için protez akıllar yeterlidir. Timsah gözyaşları bu akıllar için ve tüm iktidarlar için göstergebilimsel açıdan yeterli okumalar içermektedir.

Böyle bir ortamda iktidarla, iktidara karşıt olan bir grubun farklı davranış stilleri varmış gibi görünse de insanlık düzeyinde, duygusal zeka düzeyinde, vurdumduymazlık düzeyinde, aymazlık düzeyinde, tüketim düzeyinde çok da farklı olmadığı görülmektedir. Günümüzde medyanın büyük bir bölümünün yandaş olduğunu dile getiren ve bundan şikayet eden izleyici kitlesi aynı zamanda uyuşturucu niteliğinde tv dizilerine de bağımlılık geliştirdiğinde, eleştirdiği zihniyetle aynı noktada buluşur. Dizilerin, uyuşturan konvansiyonel sinemanın yanında yerini aldığı bir gerçektir. Bu diziler geniş yığınlar tarafından takip edilmekte, lafa gelince de inkar edilmektedir. Sinemanın tabi ki çıktığı andan itibaren endüstrileşen uyuşturucu yanını yadsımıyoruz, endüstriyel sinema kitleleri sömürmek ve uyuşturmak için hep var olacaktır. Buradaki Endüstriyel Sinema’dan kastımız Konvansiyonel Sinema olup, kitle imha silahlarının caydırıcı etkisini içinde barındırdığını da belirtmek gerekir. Bunun yanı sıra endüstriyel sinemanın açmış olduğu dağıtım kanallarına mecburiyetten bağımlı olan, rejimlerin sansürüne uğrayan, festivallerde bir yer edinmeye çalışan, ya da üçüncü sinema manifestosu gibi kendini yeraltına itip farklı kanallar açmaya çalışan ruhen bağımsızların sineması;  bakılınası, öğrenilesi, duygulanılası, hatırlanası büyük bir alan yaratmaktadır. Hatta bunlara endüstriyel sinemanın içinde olupta bağımsız kalabilen Kubrick, Coen Kardeşler gibi yönetmenleri de dahil etmek gerekir.

Dünyada ne kadar insan varsa o kadar da kültür vardır demek mümkün sanırım. Sinema doğduğu andan itibaren, ‘Dünya Sineması’ diye bir kavramı da oluşturmuş ve yaşatmıştır. Bu kavram büyük savaşlar esnasında kesintiye uğramış sansürlenmiş gibi görünse de hep var olmuştur. İzleyiciler bu sinema sayesinde binlerce kilometre yolu kat etmeden anlamaya, anlamlandırmaya çalışmıştır, duygudaşlık etmiştir. Çünkü sinema özünde,  insanı insana anlatır ve bunu yaparken görüntünün üzerine  1930’ların başından itibaren sesi devreye sokarak kendi gerçekliğini daha da pekiştirir. Bir kısım sinemacının ya da kuramcının sessiz film dönemini daha önemsiyor oluşu, izleyicinin bu filmleri anlayabilmek için katılımcı olmasından kaynaklandığını biliyoruz. Sessiz dönemde izleyici bilinç akışıyla filmleri izlemekten ziyade bilinçli bir edimle ve dikkatle filmleri izlediğinden tüm anlatıma ve duygulara yoğun bir katılım gerçekleşmekteydi. Sesle birlikte filmler bilinçli olmaktan ziyade bilinç akışıyla izlendiğinden daha edilgen bir izleyici kitlesi oluşmaya başlamıştır ve bu durum doğal olarak eleştirilmiştir. Ancak sinema kendini geliştirirken  biçim ve içeriğiyle bazı yönetmenlerin izleyicide yabancılaştırma yolunu tercih etmesiyle katılımcı bir izleyici grubuna tekrar kavuşmuştur. Her ne kadar Bergman, Tarkovski, Antonioni, Tarr  gibi yönetmenler izleyicilerinin filmlerini anlamasından ziyade o filmleri duyumsamasını istese bile, filmleri bilinçli bir edimi ve katılmayı arzulatmaktadır. Popüler kültüre hizmet etmeyen her yönetmen, belirli bir izleyici kitlesine sahip olmak ve o izleyici kitlesini korumak arzusundadır ki yeni filmler üretebilsin. Her ne kadar ilgilendiğimiz yönetmenlerin çoğu  filmlerini kendileri için yaptıklarını söyleseler de, kendilerine yakın buldukları izleyici kitlesini de yadsımadıklarından bunu söyleme cesaretine sahiptirler.

Sinemasının özü insandır, anlatılan hikayelerin çoğu birbirine benzer ama anlatım yöntemleri ve imkanları çok çok farklı ve zengin olduğu için sinema hep var olacaktır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Japon Ulusu’nun küçük birimi aileyi anlatan filmleriyle tanınan Ozu, değişmekte olan dünyanın çözülmekte olan aile bireylerine kamerasını çevirirken aslında onca filmde hep aynı hikayeyi anlatmıştır. Böyle olmasına rağmen her seferinde izlencenin içine merak unsurunu katarak bir ritim tutturmuş Tokyo Hikayesi gibi bir başyapıtla değişimin tanıklığını yapmıştır. Film yapmak özünde tanıklık etmektir, yeni sorular sormaktır. Çoğu yönetmen filmlerini çevirirken ya da çevirdikten sonra hatta filmlerini tekrar izlediklerinde kendilerinin de bir şeyler öğrendiğini itiraf etmiştir. Hal böyleyken peki bu filmleri yapan yönetmenlerde demek ki filmlerini yaparken çok da bilinçli davranmamaktalar gibi bir durum ortaya çıkıyor. Antonioni gibi bazı yönetmenlerin senaryolarına yüzde yüz bağlı kalmadıklarını daima kendilerine yeni ruhsal durumlar yaratacak anlık gelişmelere açık olduklarını kendi anlatımlarından bilmekteyiz.  Bundan dolayı filmleri on yıllarca izlenmeye devam edecek yönetmenlerin matematiksel zekadan çok duygusal zekalarını çalıştırdıklarını daha doğrusu onun açığa çıkmasına  izin verdiklerini, ondan yararlandıklarını bilmek güzel bir duygu. Nietzsche ‘Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’ adlı yapıtında Sokrates öncesi ve Sokrates sonrası diye dönemi ikiye ayırmaktadır. Sokrates’le başlayan ve devam eden süreci akılla, mantıkla, idea’yla açıklamaya kalkışanları yerer. Dionisos’cu çoşkunun, duygunun bu dönemde kendine yer bulamamasını eleştirir ve bundan dolayı da 18. Yüzyılın Avrupa’sının içinde bulunduğu akıl tutulmasını bu düşüncenin bir devamı olarak gördüğü Hegelciliğe ve Kantçılığa bağlar. Tarkovski’nin Stanislaw Lem’in romanından yola çıkarak senaryolaştırdığı Solaris filminde, pozitivizmin temsilcisi bilim adamlarının arkasındaki rafta Sokrates’in büstü’nün yer alması boşuna değildir. Pozitivizm salt aklın her şeye yetebileceğini söyleyerek  sınıfta kalmıştır. Ahlakın, vicdanın ve duygunun yer almadığı salt akıl her türlü sömürmeye, sömürülmeye, sömürtülmeye zemin sağlar. Dünyanın geldiği nokta salt aklın pozitivist yansılamalarıdır, tanrı ölmüş, insanlık kaybetmiştir. Yeni bir insanlık küllerinden doğar mı bilinmez. Tarkovski’nin tam tersi nihilist bir tavırla filmler yapmış gibi görünen Bela Tarr dahi; ‘’şayet filmlerimden tamamen kötümser bir tavır çıkarıyorsanız yanılırsınız, ben içinde bulunduğumuz durumun sorularını soruyorum, bundan olumsuz değil aksine olumlu bir düşünce oluşmasını arzularım ki umutlarımız yitmesin’’ demektedir.

Freud insanın doğduktan sonraki en temel içgüdülerinin seks ve şiddet olduğunu söyler, insan insan olma yolunda bunları dengeleyerek büyümeye çalışır. Geliştikçe bunlar evrilir ve bizim gibi ülkelerde  yaşayanların bir kısmı için yerine iki şey geçer Din ve Para. Üstelik bunlar iktidarlar tarafından sömürü amaçlı kullanılır. Bugünün iktidarı din ve parayla kitlesini sömürürken aynı zamanda onu bireysel olarak  iktidarsızlaştırmaktadır, asla birey olamayan bireyler; iktidardan pay almaya çalışırken iktidarsızlaşmış bireyler.   İktidarsızlaşan kitlesi ise onun ikamesini tekrar en temel iç güdüsüne dönerek ve eline palayı alarak ki pala fallik bir simge olarak bir taraftan  ırza geçmeyi  ikame ederken,  bir taraftan da şiddeti açığa çıkartarak yeni bir iktidarlaşma cephesi yaratmaktadır. 1980 sonrası 90’dan fazla köy ve mezra boşaltılmış, 17.000’den fazla faili meçhul cinayet işlenmiştir. Doğu Bloğu yıkıldığından beri Agamben’in de belirttiği gibi Batı yeni bir silah icat etmiştir ‘İstisna Hali’ ya da ‘Olağanüstü Hal’. Ülkede olağanüstü bir durum havası yaratıp İstisna Hali’nden faydalanıp, yasaların üstüne çıkarak kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönetmek, iktidarların cinayetlerini meşrulaştırdıkları bir alan yaratmıştır. Körfez savaşında 1,5 milyon insan öldürülmüştür. Amerika kullandığı ölüm mermilerinin, toplarının, füzelerinin içine koyduğu seyreltilmiş  3 bin ton uranyumla, bölgedeki sakat varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bu arada seyreltilmiş uranyumun yarı ömrünün 4,5 milyar yıl olduğunu belirtmek gerekir. Nükleer atıkların depolama maliyetleri düşünüldüğünde, bu sıfır maliyetle bir kriz yaratarak hem savaş endüstrinizi ayakta tutar, hem de atıklarınızı boşaltacak yeni yerler yaratırsınız. Benzeri bir durum Suriye’de ki oyununda bir parçası olacak gibi görünüyor.

Ülkemizin güzel insanları, insanlık adına  sokaklarda barış çağrıları yaparken, iktidarın temsilcilerinin ve onlara inananların savaş çığırtkanlığı yapmasının, ülkeyi bölmeye çalışmaktan başka bir işe yaramadığını tarih bize göstermiştir. Lice’de ölenlere oh çekip, Mısır’dakilere ağlayan, eli palalının sırtını sıvazlayan bir zihniyetin insanlık adına herhangi bir şeyi gerçekleştireceğine inanmak ne zavallılık.  Kısa bir süre önce Mısır’da fetva veren biri, eşleri ölen adamların ölüyle altı saat içinde cinsel ilişkiye girebileceğini söylemişti. Ardından şu açıklamayı bekledim ama gelmedi; buzdolabında bekletirseniz 6 gün, derin dondurucuda 6 ay. Yazıyı yazdığım şu anda da yine bir haberle karşılaştım; Suudi Arabistanlı bir şeyh Nasır el Ömer, bir televizyon programında verdiği fetva da Suriye’deki mücahitlere seslenmiş; “Silahlı mücahitler namahrem mücahit kadınlar bulamıyorlarsa kendi mahremleri (kız kardeşleri, kızları, anneleri, halaları, teyzeleri vs.) ile evlilik akdi kıysınlar”.  Arap dünyasının beyninin iki şeye çalıştığının örneği; Seks ve Şiddet, bunun gücünü de Din ve Para sağlamakta.

İki tür insana yüreğim yakın; biri Cunda Adası’nda ki ‘yaşlı bilge adam’, ikincisi de kentli modern olup ta okuya, ede, izleye, gözlemleye kendi iç sesiyle diyalektiğe girebilmiş, hesaplaşmış ve sonunda yaşlı bilge adama biraz yakınlaşmış insan. Bu düşüncemin gençleri dışladığı düşünülürse üzülürüm, gençliğin büyük bir kısmının içinde taşıdığı ahlak ve vicdanın, insan olma haliyle bir arada geliştiğini bilmekteyim. Gezi’den günümüze yaşadığımız süreçteki duruşları bunun kanıtıdır. Ben daha çok ‘yaşlı bilge adam’ derken bunun bir metafor olarak düşünülmesini isterim. Toplumsal barışın sokaklarda sağlanmaya çalışıldığı şu sıralarda,   ‘öteki’ni anlamaya çalışmanın ‘öteki’ni tanımlarken kendinden yola çıkarak değil, insan olduğu için anlamak; kültürel farklılığı olduğu için anlamak, dili farklı olduğu için anlamak, inancı farklı olduğu için anlamak gerektiği inancındayım.  Siyasi süreçlerin içinde Özde ‘Etik İnsan’ olmak, siyasilerin ele geçiremeyeceği Siyaset Üstü Siyaset yapmakla mümkün görünüyor.  Bugün merdivenleri boyayanların karşısındaki iktidarın ne kadar gri olduğu renk seçimlerinde bile kendini belli etti. Gri renk toplumsal uzlaşmanın rengi değil, iktidarın iktidarsızlığının rengidir, akıttıkları sahte gözyaşlarının rengidir.

Tüm bu yazılanların Sinemayı Okumak gibi bir başlıkla ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz.  Sinema izlemenin eğlenmekle eşdeğer olmadığı ve sinemasının kültürel bir faaliyet olduğu, olması gerektiğinden yola çıkarak, ilgisinin olduğunu söylemek mümkün. Wajda’nın filmi ‘Katyn’, ikinci savaşta gerçekleşen Katyn Katliamını ele alması bakımından önemli olduğu kadar, yönetmenin babasının da o katliamda ölmüş olması; tarihsel sürece psikolojik sürecin ve travmaların eklenmesine sağlamıştır. İzlediğimiz her yönetmen kişisel belleğinden, kolektif  belleğine yaşadığı tüm süreçlerden etkilenerek üretimini sanatsal bir çerçevede ortaya koyar. Zaman zaman toplumların içine düştüğü anlamsız dönemler olmuştur, özellikle ikinci savaş sonrası Avrupalı ve bazı Amerika’lı yönetmenlerin Bellek ve Zaman kavramları üzerinde durmaları ya da tüm sistemi reddetmeleri önemlidir. Resnais ya da Duras belleği,  geçmiş ve şimdiki zaman kavramlarıyla birleştirerek insanın içinde bulunduğu bunalıma, travmaya yönelirken; Keurac’ın yakın arkadaşı Frank içinde bulundukları anlamsız durumu açığa çıkartmışlardır. İzlediğimiz her yönetmen ortaya koyduğu yapıtıyla kendi okumasını içerir ve önerir, bakmak isteyeni peşi sıra sürükler. Bunun için gönüllü olmak gerekir, aç olmak gerekir. Keurac’ın Yolda yapıtı gibi neyle karşılaşacağımızı bilmeden yolda olmak gerekir. Ezberlerimizi bozup, yeni ve saf bakışla yeniden bakmak gerekir.  Ayrıca her yönetmenin yapıtında zaman zaman düşülen yanlış gibi Lacan’cı bakış açısıyla ‘İmkansız Arzu Nesnesi’ni aramanın da bizi çok sağlıklı noktalara getirmeyeceğini bilmek gerekir yoksa Visconti’nin başyapıtı ‘Leopar’dan Tarihin Huzursuzluğu yerine İmkansız Arzu Nesnesi’ne kaymak bizi yanlış olmasa da eksik okumalara kaydırması mümkün. Yine de tüm bunların neticesinde Sinemayı Okumak gibi iddialı bir başlık,  aslında okumaya çalışmayı daha çok içermekte.  Her yeni günün  yeni bir okumayı gerektirdiği gibi, hatırlamayı hatırlamak adına.